.

.

27 Ekim 2011 Perşembe

Yeni Türk Ticaret Kanunu uyarınca tutulacak defterler-Akif AKARCA / Dr.Mehmet ŞAFAK

Yeni Türk Ticaret Kanunu uyarınca tutulacak defterler-Akif AKARCA / Dr.Mehmet ŞAFAK TTK md 11 "Ticari işletme; esnaf işletmesi için öngörülen sınırı aşan düzeyde gelir sağlamayı hedef tutan faaliyetlerin devamlı ve bağımsız şekilde yürütüldüğü işletmedir" şeklinde ifade edilmiş;md 12 "bir ticari işletmeyi kısmen de olsa, kendi adına işleten kişiye tacir denir" tanımlaması yer almıştır. Md 15,esnafın tanımı yapılmış ve "ister gezici olsun ister bir dükkânda veya sokağın belirli yerlerinde sabit bulunsun, ekonomik faaliyeti sermayesinden fazla bedeni çalışmasına dayanan ve geliri Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenen sınırı aşmayan ve sanat veya ticaretle uğraşan kişi esnaftır" denmiştir.TTK 1/7/2012 de yürürlüğe girecek olup, esnaf-tacir ayrımının yapılacağı gelir sınırının ne olacağı henüz belirlenmemiştir.Md 64de hüküm altına alındığı üzere, her tacir, ticari defterleri tutmak ve defterlerinde, ticari işlemleriyle malvarlığı durumunu, TMS 'na ve 88'inci madde hükümleri başta olmak üzere bu kanuna göre açıkça görülebilir bir şekilde ortaya koymak zorundadır.Anılan kanunun gerekçesinde açıkça belirtildiği üzere, muhasebe artık vergi kanunlarına göre değil, TTK belirlediği hükümler çerçevesinde uluslararası muhasebe standartlarının çevirisi durumunda bulunan Türkiye Muhasebe Standartları'na göre tutulacaktır.

Tutulması gereken defterler-Yürürlükteki 6762 sayılı TTK da tacir hükmi şahıs ise yevmiye defteri, defteri kebir, envanter defteri ve karar defteri; tacir hakiki şahıs ise karar defteri hariç olmak üzere yukarıda yazılı defterleri veya işletmesinin mahiyet ve önemine göre sadece işletme defteri tutmak durumundadır.Yeni TTK da tutulacak defterler belirlenirken; hükmi şahıs- hakiki şahıs ayrımı yapılmamış ve tüm tacirlerin temel defterler olan yevmiye defteri, defteri kebir, envanter defteri tutmak zorunda oldukları belirtilmiş, ancak tutulacak defterler arasında işletme defteri sayılmamıştır. Bu durumda, işletme defterinin kaldırılmış olduğu düşünülebilir. Ancak Kanunda yevmiye, defteri kebir ve envanter defteri dışında tutulacak defterlerin TMSK tarafından bir tebliğ ile belirleneceği hükmü yer almış olup, anılan kurul işletme defterinin belli koşullarda tutulmasını sağlayabilir. Aksi takdirde işletme defteri tutulamaz.Yeni kanunda, yukarıda sayılan defterlerin yanı sıra aşağıdaki defterler de sayılmış ve bunların da "ticari defter" sayılacağı ifade edilmiştir:

- Pay defteri,

- Yönetim kurulu karar defteri,

- Genel kurul toplantı ve müzakere defteri.

Defterlerin tasdiki-Eski TTK da defterlerin kullanılmaya başlanmadan önce tasdik edilmesi öngörülmüş, tasdikin VUK nun defterlerin tasdikine ilişkin hükümlerinde yer alan bilgileri içerecek şekilde ve defterlerin tasdikine ilişkin hükümlerine göre yapılacağı belirtilmiştir. Yeni kanunda defterlerin tasdiki öngörülmüş olmasına rağmen, bu tasdiklerin VUK hükümlerine göre yapılması ilkesi yer almamıştır.Yeni kanuna göre; ticari defterler( yevmiye, defteri kebir, envanter defteri, pay defteri, yönetim kurulu karar defteri, genel kurul toplantı ve müzakere defteri)açılış ve kapanışlarında noter tarafından onaylanacaktır. (Şirketlerin kuruluşunda açılış tasdikleri ticaret sicili müdürlükleri tarafından da yapılabilir.)Defterlerin açılış tasdiklerinin ne zaman yapılacağı konusunda yeni TTK da açık bir belirleme yapılmamıştır. Ancak, farklı bir belirleme yapılmadığı sürece, anılan defterlerin kullanılmaya başlanmadan önce açılış onayları yaptırılmalıdır. Keza henüz VUK da da değişiklik yapılmadığı için, vergi kanunlarındaki açılış tasdiklerine ilişkin hükümlerede riayet edilmelidir.YTTK da,defterlerin kapanış tasdik zamanlarında değişiklikler yapılmış olup, daha önce Yevmiye defterinin kapanış tasdiki izleyen yılın (hesap döneminin) ocak ayında, Envanter defterinin kapanış tasdiki ise izleyen yılın (hesap döneminin) mart ayında yapılmakta iken; yeni kanunda defterlerin kapanış tasdikinin izleyen faaliyet döneminin altıncı ayının sonuna kadar yapılacağı hüküm altına alınmıştır.

Defterlerin tutulması-Defter ve gerekli diğer kayıtların Türkçe olarak tutulması zorunludur. Defterler, üçüncü kişi uzmanlara, makul bir süre içinde yapacakları incelemede işletmenin faaliyetleri ve finansal durumu hakkında fikir verebilecek şekilde tutulur. İşletme faaliyetlerinin oluşumu ve gelişmesi defterlerden izlenebilmelidir. Kısaltmalar, rakamlar, harfler ve semboller kullanıldığı takdirde bunların anlamları açıkça belirtilmelidir. Defterlere yazımlar ve diğer gerekli kayıtlar, eksiksiz, doğru, zamanında ve düzenli olarak yapılır. Bir yazım veya kayıt, önceki içeriği belirlenemeyecek şekilde çizilemez ve değiştirilemez. Kayıt sırasında mı yoksa daha sonra mı yapıldığı anlaşılmayan değiştirmeler yasaktır.

Öte yandan, defterlerin elektronik ortamda tutulmasına da imkân sağlanmıştır.YTTK md 65, defterler ve gerekli diğer kayıtlar, olgu ve işlemleri saptayan belgelerin dosyalanması şeklinde veya veri taşıyıcıları aracılığıyla tutulabilmesi mümkündür.TMS'na göre elektronik ortamda veya dosyalama suretiyle tutulan defterlerin açılış/kapanış onaylarının şekli/esasları ile bu defterlerin nasıl tutulacağı ise Gümrük ve Ticaret Bakanlığı'nca çıkarılacak bir tebliğle belirlenecektir.

YTTK da bazı uygulamaların yapılması bakımından sermaye şirketleri için büyük ve küçük ölçekli ayrımı yapılmış olup, bu ölçeğin ne olduğu Gümrük ve Ticaret Bakanlığı'nca çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenecektir.

SPK ya göre, ihraç ettikleri sermaye piyasası araçları borsada/teşkilatlanmış diğer bir piyasada işlem gören şirketler, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri şirketleri ve konsolidasyon kapsamına alınan diğer şirketler; bankalar ile bağlı ortaklıkları; sigorta ve reasürans şirketleri; emeklilik şirketleri ve bu sayılanların dışında kalan büyük ölçekli sermaye şirketleri TMS na göre defter tutacaklardır. Küçük ve orta ölçekli sermaye şirketleri ile yukarıda sayılanlar dışında kalan her ölçekteki gerçek ve tüzel kişi tacirler ise bunlar için yayımlan özel TMS (KOBİ MS)'na göre muhasebelerini tutacaklar ve dolayısıyla defterler de bu standartlara göre tutulacaktır.

Defterlerin, anılan muhasebe standartlarına göre tutulması 1/1/2013 de başlayacaktır. Özel hesap dönemine tabi olanlar için bu süre ise,1/1/2013 den sonraki özel hesap döneminin başlangıç tarihi olacaktır. Örneğin özel hesap dönemi 1/7 de başlıyorsa,1/7/2013 den itibaren bu muhasebe standartları uygulanmaya başlayacaktır.

Defter ve belgelerin saklanması -Her tacir; ticari defterlerini, envanterlerini, açılış bilançolarını, ara bilançolarını, finansal tablolarını, yıllık faaliyet raporlarını, topluluk finansal tablolarını ve yıllık faaliyet raporlarını ve bu belgelerin anlaşılabilirliğini kolaylaştıracak çalışma talimatları ile diğer organizasyon belgelerini, alınan ticari mektuplarını, gönderilen ticari mektupların suretlerini, muhasebe için yapılankayıtların dayandığıbelgeleri sınıflandırılmış bir şekilde saklamakla yükümlüdür. Yeni TTK'nın teknolojik gelişmeleri dikkate almasının bir sonucu olarak, defter ve belgelerin saklanması konusunda ikili bir sistem öngörülmüştür. Buna göre defter ve belgeler fiziki olarak saklanabileceği gibi elektronik ortamda da saklanabilecektir.Anılan defter ve belgelerin saklama süresi on yıldır. Saklama süresi, ticari defterlere son kaydın yapıldığı, envanterin çıkarıldığı, ara bilançonun düzenlendiği, yılsonu finansal tablolarının hazırlandığı ve konsolide finansal tabloların hazırlandığı, ticari yazışmaların yapıldığı veya muhasebe belgelerinin oluştuğu takvim yılının bitişiyle başlar.Tacirin saklamakla yükümlü olduğu defterler ve belgeler; yangın, su baskını veya deprem gibi bir afetveyahırsızlıksebebiyle ve kanuni saklama süresi içinde ziyaa uğrarsa, tacir ziyaıöğrendiği tarihten itibaren 15 gün içinde ticari işletmesinin bulunduğu yer yetkili mahkemesine müracaat ederek kendisine bir belge verilmesini isteyebilir.

Cezai sorumluluk-Defter tutma yükümünü kanunun 64/1 maddesinde belirtildiği şekilde yerine getirmeyenler; ticari defterlerin açılış ve kapanış onaylarını kanunun 64/3 maddesine uygun olarak yaptırmayanlar; defterleri 65'inci maddeye uygun olarak tutmayanlar; hileli envanter çıkaranlar 200 günden az olmamak üzere adli para cezası ile cezalandırılırlar.

Kanunun 88. maddesi uyarınca, gerçek ve tüzel kişiler gerek ticari defterlerini tutarken, gerek münferit ve konsolide finansal tablolarını düzenlerken, Türkiye Muhasebe Standartları Kurulu tarafından yayımlanan, Türkiye Muhasebe Standartları'na, kavramsal çerçevede yer alan muhasebe ilkelerine ve bunların ayrılmaz parçası olan yorumlara aynen uymak ve bunları uygulamak zorundadırlar. Bu zorunluluğa aykırı hareket edenler yüz günden üçyüz güne kadar adli para cezası ile cezalandırılırlar.

(Dünya gazetesindeki yazının kısaltılmış halidir.)

24 Ekim 2011 Pazartesi

YTTK ‘da AŞ Kuruluş - Tescil ve Yönetim Kurulu

kuruluşa ilişkin işlem denetçisi raporu hazırlanır;MADDE 351- (1) Şirketin kuruluşuna ilişkin denetleme raporu bir veya birkaç işlem denetçisi tarafından verilir. İşlem denetçisi kuruluş raporunda, payların tamamının taahhüt edildiğini; kanunda veya esas sözleşmede öngörülmüş bulunan pay bedellerinin en az tutarlarının kanuna uygun olarak bankaya yatırıldığını; buna ilişkin banka mektubunun kuruluş belgeleri arasında yer aldığını; bu yükümlülüğün herhangi bir şekilde dolanıldığına ilişkin bir belirti bulunmadığını; ayni sermaye ve devralınan ayınlar için mahkemece atanan bilirkişilerce değerleme yapıldığını,mahkemece bir kararla onaylanan raporun dosyaya sunulduğunu;kurucu menfaatlerinin kanuna uygun olduğunu; kurucular beyanı ile ilgili açık bir uygunsuzluğun, aşırı değerlemenin, işlemlerde görünür bir yolsuzluğun bulunmadığını ve diğer kuruluş belgelerinin mevcut olduğunu, gerekli noter onaylarının ve izinlerin alındığını gerekçeleriyle ve hesap verme ilkesinin gereklerine uygun olarak açıklar. AŞ Kuruluş Sonrası Tescil ve İlanı;MADDE 354- (1) Şirket esas sözleşmesinin tamamı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığının izniyle kurulacak olan anonim şirketlerde izin alınmasını, diğer şirketlerde 335.md 1.fk uyarınca şirketin kuruluşunu izleyen 30 gün içinde şirketin merkezinin bulunduğu yer ticaret siciline tescil ve T.Ticaret Sicili Gazetesinde ilan olunur. Tescil ve ilan olunan esas sözleşmeye, aşağıda sayılanlar dışında, 36.md 1 fk hükmü uygulanmaz. Bu hususlar şunlardır:

a) Esas sözleşmenin tarihi.

b) Şirketin ticaret unvanı ve merkezi.

c) Şirketin, varsa süresi.

d)Şirketin sermayesi,ödenmesinin şekil ve şartları ile payların itibarî değerleri,varsa imtiyazlar.

e) Pay senetlerinin türleri, hamiline veya nama yazılı oldukları.

f) Şirketin nasıl temsil olunacağı.

g) Yönetim kurulu üyeleriyle şirketi temsile yetkili kimselerin ad ve soyadları, unvanları, yerleşme yerleri ve vatandaşlıkları.

h) Şirketin yapacağı ilanların şekli; esas sözleşmede buna ilişkin hüküm bulunduğu takdirde, yönetim kurulu kararlarının pay sahiplerine nasıl bildirileceği.

(2) Şubeler, merkezin sicil kaydına gönderme yapılarak bulundukları yer ticaret siciline tescil olunurlar.

(3) 343 üncü madde uyarınca verilen bilirkişi raporu da tescil ve ilan edilir.

Tescilden İtibaren 2 Yıl İçindeki Alım Sözleşmeleri Genel Kurulca Onaylanmalı: MADDE 356- (1) Şirketin tescilinden itibaren 2 yıl içinde bir işletme veya aynın, sermayenin onda birini aşan bir bedel karşılığında devralınmasına veya kiralanmasına ilişkin sözleşmeler, genel kurulca onaylanıp ticaret siciline tescil edilmedikçe geçerli olmaz. Bu sözleşmelerin onaylanmasından ve tescilinden önce, bunların ifası amacıyla yapılmış olan ödemeler dâhil, her türlü tasarruf geçersizdir.

(2) Genel kurul kararını vermeden önce, yönetim kurulunun istemi üzerine şirketin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesince atanacak bilirkişi, şirket tarafından devralınacak ya da kiralanacak işletme ve ayınlara değer biçer. Rapor resmî nitelik taşır.

(3) Toplantı ve karar nisabına 421.md 3.ve 4.fıkraları uygulanır.

(4) Sözleşme genel kurulun onay kararıyla birlikte tescil ve ilan olunur.

(5) Şirketin işletme konusunu oluşturan veya cebrî icra yoluyla iktisap edilen ayın ve işletmeler hakkında bu madde hükmü uygulanmaz.

Anonim Şirketlerde Tek Kişilik Yönetim Kurulu Olabiliyor; MADDE 359- (1) Anonim şirketin, esas sözleşmeyle atanmış veya genel kurul tarafından seçilmiş, bir veya daha fazla kişiden oluşan bir yönetim kurulu bulunur. Temsile yetkili en az bir üyenin yerleşme yerinin Türkiye’de bulunması ve Türk vatandaşı olması şarttır.

(2) Bir tüzel kişi yönetim kuruluna üye seçildiği takdirde, tüzel kişiyle birlikte, tüzel kişi adına, tüzel kişi tarafından belirlenen, sadece bir gerçek kişi de tescil ve ilan olunur; ayrıca, tescil ve ilanın yapılmış olduğu, şirketin internet sitesinde hemen açıklanır. Tüzel kişi adına sadece, bu tescil edilmiş kişi toplantılara katılıp oy kullanabilir.

Yönetim Kurulu Üyelerinin ¼ ü üniversite mezunu olmak zorunda; MADDE 359- (3) Yönetim kurulu üyelerinin ve tüzel kişi adına tescil edilecek gerçek kişinin tam ehliyetli olmaları şarttır. Yönetim kurulu üyelerinin en az ¼ü yüksek öğrenim görmüş olması zorunludur. Tek üyeli yönetim kurulunda bu zorunluluk aranmaz.

(4) Üyeliği sona erdiren sebepler seçilmeye de engeldir.

Yönetim Kurulunun Görev Süresi 3 Yıldır; MADDE 362- (1) Yönetim kurulu üyeleri en çok 3 yıl süreyle görev yapmak üzere seçilir. Esas sözleşmede aksine hüküm yoksa, aynı kişi yeniden seçilebilir.

Yönetim Kurulunun Görevleri Kanunda Açık Bir Şekilde Belirtilmiştir; MADDE 366- (1) Yönetim kurulu her yıl üyeleri arasından bir başkan ve bulunmadığı zamanlarda ona vekâlet etmek üzere, en az bir başkan vekili seçer. Esas sözleşmede, başkanın ve başkan vekilinin veya bunlardan birinin, genel kurul tarafından seçilmesi öngörülebilir.

(2) Yönetim kurulu, işlerin gidişini izlemek, kendisine sunulacak konularda rapor hazırlamak, kararlarını uygulatmak veya iç denetim amacıyla içlerinde yönetim kurulu üyelerinin de bulunabileceği komiteler ve komisyonlar kurabilir.

Yönetim Kurulunun Temsil Yetkisi ile Tescil ve İlanı MADDE 370- (1) Esas sözleşmede aksi öngörülmemiş veya yönetim kurulu tek kişiden oluşmuyorsa temsil yetkisi çift imza ile kullanılmak üzere yönetim kuruluna aittir.

(2) Yönetim kurulu, temsil yetkisini bir veya daha fazla murahhas üyeye veya müdür olarak üçüncü kişilere devredebilir. En az bir yönetim kurulu üyesinin temsil yetkisini haiz olması şarttır.

MADDE 373- (1) Yönetim kurulu, temsile yetkili kişileri ve bunların temsil şekillerini gösterir kararının noterce onaylanmış suretini, tescil ve ilan edilmek üzere ticaret siciline verir.

(2) Temsil yetkisinin ticaret sicilinde tescilinden sonra, ilgili kişilerin seçimine veya atanmalarına ilişkin herhangi bir hukuki sakatlık, şirket tarafından üçüncü kişilere, ancak sakatlığın bunlar tarafından bilindiğinin ispat edilmesi şartıyla ileri sürülebilir.

Yönetim Kurulunun Devredilemez ve Vazgeçilemez Görev ve Yetkileri Kanunda Açık Bir şekilde Belirtilmiştir; MADDE 375- (1) Yönetim kurulunun devredilemez ve vazgeçilemez görev ve yetkileri şunlardır:

a) Şirketin üst düzeyde yönetimi ve bunlarla ilgili talimatların verilmesi.

b) Şirket yönetim teşkilatının belirlenmesi.

c) Muhasebe, finans denetimi ve şirketin yönetiminin gerektirdiği ölçüde, finansal planlama için gerekli düzenin kurulması.

d) Müdürlerin ve aynı işleve sahip kişiler ile imza yetkisini haiz bulunanların atanmaları ve görevden alınmaları.

e) Yönetimle görevli kişilerin, özellikle kanunlara, esas sözleşmeye, iç yönergelere ve yönetim kurulunun yazılı talimatlarına uygun hareket edip etmediklerinin üst gözetimi.

f) Pay, yönetim kurulu karar ve genel kurul toplantı ve müzakere defterlerinin tutulması, yıllık faaliyet raporunun ve kurumsal yönetim açıklamasının düzenlenmesi ve genel kurula sunulması, genel kurul toplantılarının hazırlanması ve genel kurul kararlarının yürütülmesi.

g) Borca batıklık durumunun varlığında mahkemeye bildirimde bulunulması.

Kaynak: www.MuhasebeTR.com

21 Ekim 2011 Cuma

İlan Reklam Vergisi

Cadde, bulvar ve meydanlar ile bu alanlara cephesi bulunan binalar üzerindeki her türlü ilan ve reklamların vergileri ile asma tahsis ve bakım ücretlerine ait ikinci taksit ödemeleri, 31 Ekim 2011 Pazartesi günü sona eriyor.

REKLAM VERGİSİ KAPSAMINDA BULUNAN UNSURLAR

1-İşyeri yüzeyine takılan tabelalar,
2- İşyeri çatısına konulan tabelalar (totem)
3- İşyeri önüne veya kaldırım üzerine konulan tabelalar (totem)
4- Kampanya veya indirim günleri kapsamında işyeri camlarına yapılan stıker veya vinil türü yapıştırmalar
5- İşyeri ön cephesi veya sağır duvarlara yapılan yazı, resim, çizim, boyama, logo türü işyerini tanıtan giydirmeler
6- İşyerlerinin dönemlik olarak çıkarmış oldukları ve ürünlerin tanıtılmış olduğu broşür ve insörtler
7- Market ve mağazaların müşteri taşıma araçları üzerinde bulunan yazı ve tanıtıcı resimler (araç üstü reklam)
8- İşyerleri yüzeyine veya yol boylarına konulan bez, branda türü tanıtım afişleri.
(Ankara BB duyurusundan)

Binek oto KDV

1-) KDVK binek otomobillerinin alımında yüklenilen kdvni indirim hakkı bulunan mükelleflerin,(rent a car,sürücü kursu v.b) bu araçları tesliminde %18 KDV hesaplanır.
Ancak binek otomobillerin alımında yüklenilen kdv indirim hakkı bulunan mükelleflerin, kiralamak veya çeşitli şekillerde işletmek üzere iktisap ettikleri ve 31/12/2007 tarihi itibarıyla aktiflerinde/envanterlerinde bulunan binek otomobillerinin iktisap tarihinden itibaren 2yıl geçtikten sonra teslime konu olması halinde bu teslimde % 1 kdv uygulanır.
2-)Sıfır binek otomobil ALIMINDA nihai tüketici, serbest meslek kazancı, ticari kazanç, kurumlar vergisi mükellefi olup olmadığına bakılmaksızın %18 KDV uygulanır.
3-)2.el binek oto ALIM VE SATIMINDA serbest meslek kazancı, ticari kazanç, kurumlar vergisi mükellefi olup olmadığına bakılmaksızın %1 KDV uygulanır.(Dikkat:faaliyetleri kısmen veya tamamen binek otomobillerin kiralanması ve isletilmesi olan mükelleflerin araç satımında %18 KDV uygulanır.)
4-)Serbest meslek kazancı, ticari kazanç, kurumlar vergisi mükellefinin nihai tüketiciye 2.el binek oto satımında %1 KDV uygulanır. KDV'sini indirim hakkına sahip (rent a car gibi) mükelleflerin nihai tüketiciye satımında %18 KDV hesaplanır.
5-)Ayrım gözetmeden mükelleflerin nihai tüketiciden araç alımında KDV hesaplanmaz.
Binek otomobile ait KDV, indirim konusu yapılabilir mi? KDV Kanununun 30/b md ye göre, faaliyetleri kısmen/tamamen binek otomobillerinin kiralanması/çesitli şekillerde işletilmesi olanların bu amaçla kullandıkları binek otomobillerinin alış belgelerindeki KDV hariç olmak üzere,binek otomobili alımında yüklendikleri KDV'nin indirimi mümkün bulunmamaktadır.
Bu çerçevede, gerçek usulde vergilendirilen taksi işletmecisi, sürücü kursu ve otomobil kiralama şirketi gibi işletmelerin faaliyetleri ile ilgili satın aldıkları binek otomobilleri nedeniyle ödenen KDV indirim konusu yapılabilecektir.Bu mükelleflerin binek otomobilinin alış belgesinde gösterilen KDV, ait olduğu takvim yılı aşılmamak kaydıyla, ilgili belgelerin kanuni defterlere kaydedildiği vergilendirme döneminde, bu araçların fiilen faaliyete kullanılmaya başlanılıp başlanılmadığına bakılmaksızın indirilebilecektir.
Örneğin; mükellef tarafından araç kiralama faaliyetinde kullanılmak üzere Ocak/2010 döneminde satın alınan araç nedeniyle ödenen KDV, bu dönemde aracın kiralanıp kiralanmadığına bakılmaksızın indirilebilecektir.
Binek otomobili işletmeciliği ile uğrasan mükelleflerin işletme amacı dışında satın aldıkları binek otomobillerinin alış belgelerinde gösterilen KDV'nin indirim konusu yapılması mümkün bulunmamaktadır
KDV uygulamasında binek oto nun tanımı nedir?

87.03 GTIP (Binek oto)tanımı:1+1 koltuklu,şoför ve öndeki yolcunun arkasındaki kısımda emniyet kemerleri veya emniyet kemeri montajı için tertibat,koltuk ve emniyet ekipmanı montajı için sabit tertibat,aracın iç kısmının her tarafında,araçların yolcu bölümlerinde yer alan konfor özellikleri ve iç döşemeleri(örn.yer kaplamaları, havalandırma, iç aydınlatma, küllükler),iki yan panel boyunca arka camları bulunan (En arkada yük bölümünün sağ ve sol taraflarında cam bulunsun bulunmasın); şoför ve öndeki yolcuların bölümü ile insan veya eşya taşınması için kullanılan arka bölüm arasında sabit bir panel veya bariyer bulunmayan kapalı kasa motorlu taşıtlar.
1+3, 1+4 veya 1+7 koltuklu, şoför ve öndeki yolcunun arkasındaki kısımda emniyet kemerleri veya emniyet kemeri montajı için tertibat, koltuk ve emniyet ekipmanı montajı için sabit tertibat, aracın iç kısmının her tarafında, araçların yolcu bölümlerinde yer alan konfor özellikleri ve iç döşemeleri (örn. yer kaplamaları, havalandırma, iç aydınlatma, küllükler), iki yan panel boyunca arka camları bulunan (En arkada yük bölümünün sağ ve sol taraflarında cam bulunsun bulunmasın); şoför ve öndeki yolcuların bölümü ile insan veya eşya tasınması için kullanılan arka bölüm arasında sabit bir panel veya bariyer bulunmayan kapalı kasa motorlu taşıtlar.

(Kaynak :www.gelirler.gov.tr)

Yeni VUK Amortisman

TTK’na göre 1.1.2013 den itibaren TMSK tarafından yayınlanan UFRS na tam uyumlu TFRS hakkında seminerlerde eğitimlerde en çok vakit harcananların başında Amortisman uygulaması gelmektedir.Gerek MDV ilgili standartlar gerekse amortismana ilişkin standartlar zor konular olarak ortaya çıkıyor.Yıllarca MB nın yayınladığı kural ve ömürlere göre amortisman ayırırken, her işletmenin kendisine özgü ömürlerle tercih ettiği yeni yöntemlerle amortisman ayırması herkese oldukça zor geliyor.Vergi Konseyinin VUK tasarısını 2.Kısım, 1.Bölümünde düzenlenen amortisman değişiklikler şöyle :

Amortisman uygulama süresi
a) Süre bakımından-Madde 226-

(1)Amortisman süresi, kıymetlerin aktife girdiği tarihten başlar. Bu sürenin yıl olarak hesaplanması için (1) rakamı mükellefçe uygulanan orana bölünür. Kıymetlerin aktife girdiği hesap dönemi için gün esasından hareketle amortisman ayrılır.
(2) Mükellefler, Maliye Bakanlığının iktisadi kıymetler için belirlediği faydalı ömürlerden kısa olmamak üzere amortisman süresini belirlemekte serbesttirler.
(3) Her yılın amortismanı ancak o yıla ait değerlemede dikkate alınabilir.
(4) Amortismanın herhangi bir yıl yapılmamasından veya ilk uygulanan orandan düşük bir oranla yapılmasından dolayı amortisman süresi uzatılamaz.

Amortisman konusunda 2 değişiklik var.İkisi de UFRS ına yaklaşan değişikler;
1.değişiklik ilk yıl kıst dönem uygulaması tüm iktisadi kıymetler için günlük olarak uygulamaya alınıyor.

2.değişiklik mükelleflere dilediği ömrü uzatarak seçme izin veriliyor. Bu taslak bu hali ile yürürlüğe girerse MB Tebliğleri genel olarak tespit edilebilecek en az ömür şeklinde uygulanacak buna eşit ve üstündeki ömürler şirketler için uygulanabilir hale gelecek.
Taslak üzerine diğer tavsiyeler:
1)İlk yıl kısttan dolayı eksik ayrılan gün kadar günün,ömrün sonuna,sonraki yıla sarkmasına ilişkin düzenleme yapılmalıdır.
2)UFRSnda yer alan Kalıntı Değer kavramı incelenerek vergi kanunlarına en azından binalar ve büyük makine teçhizat için alınması sağlanmalıdır.
3)Büyük farklar çıkaracak olan Bina ve üzerinde yer aldığı Arsanın mali tablolarda ayrıştırılması ve sonra arsalara amortisman ayrılmaması uygulaması vergi kanunlarına ilave edilmelidir.
4)Tebliğdeki ömründen önce değerini yitiren iktisadi kıymetlerin fevkalade amortisman uygulaması ile değerinin sıfırlanması için daha kolay ve kullanışlı bir olağanüstü amortisman uygulaması vergi kanunlarına alınmalıdır.
(MuhasebeVergi -Özkan Cengiz den kısaltmadır)

20 Ekim 2011 Perşembe

KAMULAŞTIRMASIZEL KOYMA DAVALARI VE YARGITAY İÇTİHATLARI

Hazırlayan :EMEL KARABAĞ .YAR.5. H.D. TETKİK HAKİMİ

KAMULAŞTIRMASIZ EL KOYMA DAVALARI

1) Bir Mülkiyet Hakkı Sınırlaması Olarak Kamulaştırma Kavramının Tanımı-Hukuk sistemimizde, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan itibaren, 1924 ve 1961 Anayasaları ile halen yürürlükte bulunan 1982 Anayasasında mülkiyet hakkı temel insan haklarından birisi olarak kabul edilmiştir. Yürürlükte olan T.C. Anayasasının 35. maddesinde herkesin mülkiyet ve miras hakkına sahip olduğu ve bu hakların ancak kamu yararı amacıyla yasayla sınırlanabileceği hükme bağlanmış, Anayasanın 13. maddesinde ise temel haklar arasında yeralan mülkiyet hakkının özüne dokunulamayacağı, yalnızca Anayasanın ilgili maddesinde belirtilen nedenlere bağlı olarak ve ancak yasa ile sınırlandırılabileceği belirtildikten sonra, Anayasanın 46. maddesinde bir mülkiyet hakkı sınırlaması olarak kamulaştırma kavramı “devlet ve kamu tüzel kişilerinin özel mülkiyete konu olan taşınmazları, kamu yararı amacıyla ve bedelini peşin ödemek suretiyle, malikin rızası olmaksızın elinden alınması” olarak tanımlanmıştır. Buna karşın en genel tanımı ile idarelerin usulüne uygun bir kamulaştırma yapmadan özel mülkiyete konu taşınmazları kamu hizmetine tahsis etmek amacıyla tesis yapması olarak karşımıza çıkan kamulaştırmasız el koyma eylemi ise, idarelerin anayasa ve yasalar tarafından izin verilen bir eylemi değildir.

Özel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmaz bir mala kamu hizmeti için ihtiyaç duyan ve kamulaştırma yapma yetkisine sahip olan idareler kamu yararının bulunduğu durumlarda Anayasanın 46. maddesindeki koşullara uyarak ve parasını peşin vermek suretiyle kamulaştırma yapabilirler. Hukuk sistemimizde, kamulaştırma işleminin nasıl yapılacağı ve bu konudaki anlaşmazlıkların nasıl çözümleneceği kaynağını Anayasanın 46. maddesinden alan kamulaştırma kanunları ile düzenlenmiştir.

2) Kamulaştırmasız El Koyma Kavramının Tanımı Kamulaştırma yapmaya yetkili devlet kamu tüzel kişileri kamu kurumları veya kamu yararı bulunması halinde adlarına kamulaştırma yapılacak gerçek ve özel hukuk tüzel kişileri, Anayasa ve yasalara uygun bir kamulaştırma işlemi yapmaksızın, bir kimsenin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malına sahiplenme kastı ile ve kalıcı olarak el koyup, taşınmaz üzerine bir tesis veya bina yapar yahut da o taşınmaz malı bir hizmete tahsis ederek mal sahibinin taşınmaz üzerinde dilediği gibi kullanma hakkını engellerse, kamulaştırmasız el koymuş sayılır.

Kamulaştırmasız el koyma kavramı yukarıda tanımlanan en genel şeklinin dışında; yani- idarenin bir kimsenin taşınmaz malına kamulaştırma işlemi yapılmaksızın el koyması şeklinde ortaya çıkan görünümü- dışında,

a) Kamu yararı kararı alınan hallerde; kamulaştırma işlemleri tamamlanmaksızın idarenin, taşınmazlara el koyması,

b) İdarenin usulüne uygun olarak yapmış olduğu kamulaştırma işleminde kamulaştırma sınırlarının dışına çıkarak, taşınmazın kamulaştırma projesi dahilinde olmayan bölümlerine de el koyması,

c) Belediyelerce yapılan imar uygulamaları sırasında, imar kanunu hükümleri uyarınca düzenlemeye tabi tutulan taşınmazların, kamu hizmetleri için ayrılıp üzerinde kamu tesisleri bulunan alanlara hisselendirilmesi

d) İmar uygulamaları sırasında, imar kanunu hükümleri uyarınca düzenlemeye tabi tutulan taşınmazlardan, yasal olarak kesilmesi gereken imar düzenleme ortaklık payı miktarından fazlasının kesilmesi suretiyle kamu hizmetlerine tahsis edilmesi,

Şeklinde karşımıza çıkan olgular Yargıtay uygulamaları ile kamulaştırmasız el koyma olarak kabul edilmektedir.

3) Kamulaştırmasız El Koyma Davalarının Temeli olan Yargıtayın İçtihadı Birleştirme Kararları -Yukarıda kısaca değinilen kamulaştırmasız el koyma kavramı, Türk hukukunda belirli bir yasa ile düzenlenmemiş, ilk olarak Yargıtay’ın 16.05.1956 gün ve 1956/1-6 sayılı İBK’ı ile tanımlanmıştır. Kamulaştırmasız el koymaya ilişkin davaların temelini oluşturan bu İBK.nda; taşınmazına, kamulaştırmasız el konulan malikin, el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi, bu eylemli duruma razı olduğu takdirde taşınmaz bedelini isteme hakkı olduğu kabul edilmiş ve mal sahibinin el konulan taşınmazın bedelini talep ederek dava açması halinde taşınmazın el koyma tarihindeki bedeli değil, mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki değerinin belirlenerek tahsiline karar verileceği de açıkça vurgulanmıştır.Yine kamulaştırmasız el koyma davalarına ilişkin olarak Yargıtayın 16.05.1956 gün ve 1956/1-7 sayılı İBK.nda ise usulüne uygun şekilde kamulaştırma işlemi yapılmaksızın taşınmazına el konulan mal sahibinin açacağı davanın herhangi bir zamanaşımına tabi olmayacağı kabul edilmiştir. Ancak bu İBK.nın istisnası 08.11.1983 tarihinde yürürlüğe giren 2942 sayılı kamulaştırma kanununun 38.maddesidir.(Bu konuya sonraki bölümlerde değinilecektir.)

16.05.1956 tarihli 1956/1-6 ve 1956/1-7 sayılı bu iki içtihadı birleştirme kararı, konuya son derece çağdaş bir yaklaşım getirmesi ve bireylere ait mülkiyet hakkına, yasalarla belirtilen usuller dışında getirilen hiçbir sınırlamayı kabul etmemesi ve en önemlisi de mülkiyet hakkının zaman ötesi bir kavram olduğunu kabul ederek, açılacak bu davaların herhangi bir zamanaşımına tabi olmadığını vurgulaması ve mülkiyet hakkını ayni hak olmasının ötesinde temel bir insan hakkı olarak ele alması nedeni ile anayasamıza, uluslar arası hukuka ve AİHS’ne uygun bakış açısı nedeniyle son derece dikkat çekicidir.

Nitekim AİHS ne ek 1 numaralı protoklün 1. maddesine göre “ Gerçek ve Tüzel Kişilerin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı olup; her hangi bir kimse ancak kamu yararı nedeniyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslar arası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir” hükmü yer almaktadır. AİHS ne ek 1 nolu protokolün 1 maddesinde yer alan bu hükme paralel olarak,iç hukukumuzda, kamulaştırmasız el koyma davalarında izlenilecek olan usul ve esasları içeren ilk düzenleme şeklinde karşımıza çıkan 1956 tarihli söz konusu içtihadı birleştirme kararlarının getirmiş olduğu, insan hak ve özgürlüklerini temel alan, çağdaş bakış açısı son derece önemlidir.

Yargıtayın Kamulaştırmasız El Koyma davaları ile ilgili bu içtihadı birleştirme kararalarından çok kısa bir süre sonra 09.10.1956 tarihinde 6830 sayılı Kamulaştırma Kanunu yürürlüğe girmiş ve bu yasa ile idarelerin Kamulaştırmak istedikleri taşınmazlar ile ilgili olarak izleyecekleri usuller ve açılacak davaların ne şekilde çözümleneceği belirlenmiştir. Ancak 13.01.1961 tarihinde yürürlüğe giren 221 sayılı Yasa ile 6830 sayılı Yasanın yürürlük tarihi olan 09.10.1956 gününden önce, idarelerin kamulaştırma yapmaksızın el koyduğu taşınmazların kamulaştırılmış sayılacağı kabul edilmiş ve taşınmazına 09.10.1956 tarihinden önce Kamulaştırmasız el konulan kişilere Yasanın yürürlük tarihi olan 13.01.1961 tarihinden itibaren 2 yıllık hak düşürücü süre içersinde dava açma hakkı tanınmıştır. Böylece 221 sayılı yasada dikkate alındığında hukuk sistemimizde kamulaştırmasız el koyma kavramı 09.10.1956 tarihinden sonraki olgular için söz konusudur.

4) Kamulaştırmasız el koyma kavramının istisnaları İdarelerin bir taşınmaza kamulaştırma işlemi yapmadan ve sahiplenme kastı ile de olsa devamlı suretteki her el koyması kamulaştırmasız el atma değildir;

a) 221 Sayılı Yasa bakımından;09.10.1956 tarihinden önce kamulaştırma yapılmaksızın idareler tarafından fiilen kamu hizmetine tahsis olunarak el konulan taşınmazlar 221 sayılı yasa uyarınca kamulaştırılmış sayılacağından bu tarihten önceki el koymalar kamulaştırmasız el koyma niteliğinde değildir.

b) 3194 sayılı imar kanunu bakımından;İmar kanunun 18. maddesi uyarınca düzenleme ortaklık payı adı altında bedel ödenmeden ve yasada belirtilen oranları aşmayacak miktarlarda yapılan kesintiler kamulaştırmasız el koyma değildir. Ancak; Yargıtay uygulamasında imar uygulamasına tabi tutulan taşınmazlardan, düzenleme tarihinde yürürlükte bulunan imar kanununda belirtilen oranlarda yapılan kesintinin kamu hizmeti için ayrılan yerlere rastlayan alanlara yetmemesi nedeniyle fazla kesinti yapılması halinde de kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığı kabul edilmiştir.

c) İmar planlarında taşınmazın tamamının veya bir kısmının kamu hizmetleri için ayrılması;Kamulaştırmasız el koymadan söz edebilmek için en önemli unsur idarelerin taşınmaza fiilen ve kalıcı nitelikte el koymasıdır. İdarenin fiili el koyması söz konusu değilse imar planları ile taşınmazların yol, yeşil alan, park, okul gibi kamusal alanlara tahsis edilmesi Yargıtay içtihatlarında kamulaştırmasız el koyma olarak kabul edilmemektedir.

d) Taşınmazların tapu kaydına kamulaştırma şerhi konulması;Fiili el koyma yaksa taşınmazların tapu kaydına konulan kamulaştırma şerhi kamulaştırmasız el atma olarak kabul edilmemektedir.

e) Kamulaştırma kanunun 35. maddesi;Özel parselasyon sonunda, malikin muvafakati ile kamu hizmet ve tesisleri için ayrılmış olan yerlere el konulması da yasa hükmü gereği kamulaştırmasız el koyma olarak kabul edilmemektedir.

5) Kamulaştırmasız El Koyma Davalarında Görev ve Yetki Konusu Yargıtayın 11.02.1959 gün ve 1958/17 Esas, 1959/15 Karar Sayılı ictihadı birleştirme kararında kamulaştırmasız el koyma kavramı “İdarenin kanunsuz bir hareketi” olarak tanımlanmış ve bu eylemden kaynaklanan davaların medeni kanun hükümlerine giren mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davası mahiyetinde olduğu ve bu bakımdan adli yargının görevli olduğu kabul edilmiştir.

Bu içtihadı birleştirme kararı dikkate alınarak, Yargıtay uygulamasında, idarenin haksız fiilinden kaynaklanan ve adli yargının görev alanına giren kamulaştırmasız el koyma nedenine dayalı el atmanın önlenmesi veya taşınmaz bedelinin tahsili davalarında görev HUMK’nun 1. maddesi uyarınca müdeabihin dava tarihindeki değerine göre belirlenmesi ike olarak benimsenmiştir. Yetki konusunda ise HUMK’nun 13. maddesi uyarınca taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinin yetkili olduğu kabul edilmektedir.

Kamulaştırmasız el koyma olgusuna dayanan davalar yukarıda bahsedildiği üzere, Yargıtay içtihatlarında idarenin yasalara aykırı eyleminden (haksız eylem) kaynaklanan davalar olarak tanımlandığından, yine Yargıtayın yerleşik uygulamasında, bu davalarda kamulaştırma kanunun sadece değer biçmeye ilişkin hükümlerinin kıyasen uygulanacağı, bunun dışındaki hususlarda genel hükümlere tabi olduğu kabul edilmiştir.

6) 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunun Anayasa Mahkemesi Tarafından İptal Edilen 38. Maddesi Kamulaştırmasız el koymaya ilişkin hukuk sistemimizdeki ilk yasal düzenleme 08.11.1983 tarihinde yürürlüğe giren 2942 sayılı Kamulaştırma kanunun 38., maddesinde yer almıştır. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunun 38. maddesinde “Kamulaştırma yapılmış ancak işlemleri tamamlanmamış veya kamu hizmetine ayrılarak veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmaz malın malik, zilyet veya mirasçılarının taşınmaz mal ile ilgili her türlü dava hakkı 20 yıl geçmekle düşer ve bu süre taşınmaz mala el koyma tarihinden başlar” hükmüne yer verilmiştir. Böylece 16.05.1956 gün ve 1/7 sayılı Yargıtay İçtihadı birleştirme Kararı ile Kamulaştırmasız el koyma nedeniyle mal sahibinin açacağı bedel davasında zaman aşımının söz konusu olamayacağı benimsenmiş iken, 2942 sayılı Yasanın 38. maddesinin yürürlüğe girmesiyle yasanın yürürlük tarihi olan 08.11.1983 gününden sonra açılacak olan davalar bu yasa hükmü gereğince 20 yıllık hak düşürücü süre ile sınırlanmış ve bu süre geçirildikten sonra taşınmaz mal sahibinin her türlü dava hakkının düşeceği kabul edilmiştir.

İşte; Türkiye’nin AİHM nezdinde çok sayıda mülkiyet hakkı ihlali kararına maruz kalmasına neden olan yasal düzenleme yukarıda sözü edilen 2942 sayılı yasanın 38. maddesi ile hukuk sistemimizde 08.11.1983 tarihinden itibaren yerini bulmuştur. 2942 sayılı Yasanın 38, maddesinde belirtilen koşullar oluştuğunda, idarenin, mal sahibine herhangi bir bedel ödemeksizin ,taşınmazın kendi adına tescilini isteyebileceği hususunda bir hüküm bulunmamakla beraber ,kanunun gerekçe metninde “ Medeni Kanunun 638,639 ve 897. maddeleri dikkate alınarak mülk edinmedeki kazandırıcı zaman aşımı süresinin, mülkiyetin kaybedilmesinde de idarelerin menfaatleri dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiği” belirtildiğinden uygulamada idareler kamulaştırmasız el koydukları taşınmazlarla ilgili olarak el koyma tarihinden itibaren 20 yıllık sürenin dolmasından sonra açtıkları tapu iptali ve tescil istemli davalarda tapu kaydındaki maliki hasım göstererek de kamu hizmeti için el konulan taşınmazlara her hangi bir bedel ödemeksizin, bu yerin idare adına tescilini isteme hakkına sahip olmuşlardır. Öte yandan 2942 sayılı Yasanın 38. maddesinin yürürlüğe girmesinden itibaren taşınmazına kamulaştırmasız el konulan mal sahipleri tarafından açılan el atmanın önlenmesi ya da taşınmaz bedelinin ödenmesi istemli davalar el koyma tarihi ile dava tarihi arasında 20 yıllık süre dolmuş ise ret edilmiştir. Kamulaştırma Kanunun 38. maddesinde yer alan 20 yıllık süre doğrudan doğruya hakim tarafından dikkate alınması gereken ve zaman aşımı gibi kesme ve durma hükümlerine bağlı olmayan ve hakkın özünü ortadan kaldıran (hak düşürücü) bir süredir.

1982 Anayasasının geçici 15. maddesinin son fıkrasında “bu dönem içerisinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler ile 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez hükmü yer aldığından 04.11.1983 tarihinde kabul edilip 08.11.1983 tarihinde yürürlüğe giren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunun 38. maddesinin Anayasaya aykırılığı iddiası ile iptal davası açılamamış, Anayasanın geçici 15. maddesinin son fıkrasının 03.10.2001 tarih ve 4709 sayılı yasa ile iptal edilmesinden sonra ülke genelindeki bazı Asliye Hukuk Mahkemelerinin itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvurmaları üzerine Anayasa Mahkemesi 10.04.2003 tarihli kararı ile Kamulaştırma Kanunun 38, maddesini Anayasaya aykırı bularak iptal etmiş, iptal kararı 04.11.2003 tarihli resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Anayasa Mahkemesi iptal kararındaki gerekçelerinde “ Kamulaştırma Kanunun 38. maddesinin, Anayasının 35. maddesindeki mülkiyet hakkı ile ilgili düzenlemeye aykırı olduğunu bu madde ile mülkiyet hakkının temel insan hakkı olarak korunduğunu ve Anayasanın 13. maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasına ilişkin hükme ve Anayasanın 46. maddesine aykırı olduğunu belirtmiş ve özelliklede mülkiyet hakkının zaman ötesi bir hak olup bu hakkın zaman aşımına uğratılamayacağını vurguladıktan sonra destek norm olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine atıf da bulunarak sözleşmeye ek 1 nolu protokolün 1. maddesindeki “ Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslar arası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.” Şeklindeki ilkeye kararında yer vermiş, nitekim bu kural uyarınca AİHM nin önüne gelen değişik davalarda kamulaştırmasız el koymanın mülkiyet hakkına aykırı bulunduğu da belirtilerek iptal kararının gerekçesinde AİHM nin kamulaştırmasız el koymayı mülkiyet hakkı ihlali olarak kabul ettiği Papamichalopolus-Yunanistan, Corbonare and Venture-İtalya, Belvedere Alberghiera S.R.L-İtalya davalarında Yunan deniz kuvvetleri ile İtalyan Belediyelirinin Kamulaştırmasız el atmaya ilişkin eylemlerinin mülkiyet hakkı ihlali olarak değerlendirildiği açıkça belirtilmiştir.

Yukarıda kısaca açıklanan gerekçelere dayalı olarak Kamulaştırma Kanunun 38. maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilerek , iptal kararının 04.11.2003 tarihli resmi gazetede yayınlanması ile yürürlükten kaldırılmıştır.

Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilerek yürürlükten kaldırılan 2942 sayılı Yasanın 38. maddesinin uygulandığı dönemde, idarelerin Kamulaştırma yapmaksızın taşınmazlara el koyma tarihinden itibaren 20 yıllık sürenin dolması nedeniyle mülkiyet hakkını kaybeden veyahut da idare aleyhine açtıkları tazminat davaları hak düşürücü süre nedeniyle mahkemeler tarafından reddedilen taşınmaz sahiplerinin iç hukuk yollarını tükettikten sonra AİHM ne yasal süre içerisinde yaptıkları başvuruları kabul edilerek Kamulaştırma Kanunun 38. maddesinin Türk iç hukuku açısından Anayasanın 13,35 ve 46. maddelerine aykırı olduğu gibi AİHS nin ek 1 nolu protokolünün 1. maddesine de aykırı olduğu ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği kabul edilerek başvuranlar lehine tazminata hükmedilmiştir. (I.R.S ve diğerleri- Türkiye davası Börekçioğulları-Türkiye davası, Akyüz-Türkiye davası, Akagün-Türkiye davası, Erbey-Türkiye davası vs. gibi)

AİHM bu konudaki kararlarında Kamulaştırma Kanunun 38. maddesinin Türk Hukuk sisteminde yasa dışı bir unsur oluşturduğunu bununda sözleşmeye ek 1 nolu protokolün 1. maddesinde belirtilen mülkiyet hakkının ihlaline yönelik bir uygulama olduğunu belirterek kamulaştırmasız el koyma eyleminin, meydana geldiği sırada geçerliliği olan bir kanun maddesine dayalı olarak gerçekleştirilse dahi kamu menfaatleri ile bireysel hakların korunması zorunluluğu arasında hakkaniyete uygun bir dengeyi sağlayacak hiçbir tazmin süreci yürütülmediğinden yapılan müdahalenin keyfiyete dayalı olup mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ve değeri ile makul oranda bir meblağ ödenmeksizin bireylerin elinden mülkiyetin alınmasının sözleşme hükümleri çerçevesinde meşru görüleyemecek bir müdahale olduğunu vurgulamıştır.

7) KAMULAŞTIRMA KANUNUN 38. MADDESİNİN ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN İPTAL EDİLMESİNDEN SONRAKİ DURUM

Kamulaştırma Kanunun 38. maddesinin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi ile bu Yasa yürürlükten kalkmıştır. Hukuk sistemimizde Anayasa Mahkemesi incelediği bir kanun veya Kanunun Hükmünde Kararnamenin Anayasaya aykırı olduğu kanısına varırsa, o hükmün iptaline karar verir. Anayasanın 153/2. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi iptal kararı verirken yasa koyucu gibi hareket ederek yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez ve Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptaline karar verilen Kanun ve Kanun hükmünde kararname Anayasanın 153/3 maddesi uyarınca iptal kararının resmi gazetede yayınlandığı tarih de yürürlükten kalkar.

2942 sayılı Kamulaştırma Kanunun Hak Düşürücü süre başlıklı 38. maddesine ilişkin Anayasa Mahkemesinin 04.11.2003 tarihinde yürürlüğe giren iptal kararı ile birlikte bu tarihten önce idarelerin Kamulaştırmasız el koyduğu taşınmaz mallarla ilgili 20 yıllık hak düşürücü sürenin geçirilmiş olması halinde Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümeyeceği ilkesinden hareketle idare yararına kazanılmış mülkiyet hakkının varlığının kabul edilip edilmeyeceği, bu bağlamda idarece taşınmaz maliki aleyhine Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önce iptal edilen yasa kuralına dayanılarak açılan tapu iptali ve tescil davasına Anayasa Mahkemesinin iptal kararının etkili olup olmayacağı hususunda, Yargıtay 5. ve 18. Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu arasında görüş ayrılığı çıkmış bu nedenle de 15.12.2005 tarihli Başkanlar Kurulu kararı ile bu konuda içtihadı birleştirme yoluna gidilmesine karar verilmiştir. Ancak Yasama organı tarafından Kamulaştırma Kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen 38. maddesi ile ilgili olarak meydana gelen yasal boşluğun doldurulması amacıyla bir yasa tasarısı hazırlanması girişiminde bulunulmuş, bu nedenle de Yargıtayın yukarıda belirtilen içtihat aykırılığının giderilmesi amacıyla yapacağı toplantı 3 kez ertelenmiştir.

Kamulaştırma Kanunun 10.04.2003 tarihinde iptal edilen 38. maddesi ile ilgili olarak hazırlanan Yasa Tasarısında Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümeyeceğine ilişkin ilkeden hareketle uygulamada doğacak sıkıntıları gidermek ve bu husus da taşınmaz sahiplerinin haklarına iç hukuk hükümleri çerçevesinde kavuşmasına olanak sağlamak ve dolayısıyla da bu konuda AİHM ne yapılan başvuruları azaltmak amacıyla idarelerin haksız fiili niteliğindeki eylemi olan kamulaştırmasız el koymadan kaynaklanan uyuşmazlıklarda mal sahiplerinin herhangi bir hak düşürücü süreye tabi olmaksızın dava açma hakkına sahip olmaları hedeflenmiş ve hatta 38. madde yürürlükte iken açtıkları davalar hak düşürücü süre nedeniyle ret edilen kişilerin dahi yeniden dava açma hakkına kavuşturulması amaçlanmıştır. Ancak bu tasarı yasama organında tasarı halinde beklemekte olup, henüz yasalaşarak yürürlüğe girmemiştir.

18 Ekim 2011 Salı

Arsa Satışına İlişkin 60 Seri No.lu KDV Sirkülerindeki Açıklamalar ve Görüşlerimiz

Arsa karşılığı inşaat işleri ile hasılat payı karşılığı arsa satışı pek çok yönüyle uygulamada tereddüt yaratan konular olup, bu işlerin hukuki ve buna bağlı olarak da vergisel yönü hususunda Maliye İdaresi ve Yargı organları birbirinden tamamen farklı görüş ve uygulama tarzı benimsemiş bulunmaktadır

.I- GİRİŞ Maliye İdaresi’nin arsa karşılığı inşaat işini tüm yönleri ile değerlendirdiği Tebliğ bazında bir görüşü bulunmamaktadır. Yalnızca bu işlemin KDV yönü kısıtlı bir şekilde KDVGT30 değerlendirilmiştir. Maliye İdaresi 60 no.lu KDV Sirküleri’nde gerek arsa karşılığı inşaat işleri gerekse hasılat payı karşılığı arsa satışı hakkında açıklamalara yer vermiş olup, bu açıklamalar yazımızın konusunu teşkil etmektedir.

II- 60 NO.LU KDV SİRKÜLERİ’NDEKİ ARSA KARŞILIĞI İNŞAAT İŞLERİNE İLİŞKİN AÇIKLAMALAR-A- ARSA KARŞILIĞI İNŞAAT İŞİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ HAKKINDAKİ AÇIKLAMALAR-Sirkülerde arsa karşılığı inşaat işlerinde KDV uygulamasına ilişkin gerekli açıklamaların KDVGT30un (D) bölümünde yapılmış olduğu belirtilerek, arsa karşılığı inşaat işinin trampa işlemi olduğu görüşü burada da sürdürülmüştür. Maliye İdaresi’nin anlayışına göre, arsa karşılığı inşaat işlerinde karşılıklı iki teslim söz konusudur. Bunlardan birincisi, arsa sahibi tarafından müteahhide arsa (arsanın tamamının) teslimi; ikincisi ise müteahhit tarafından arsaya karşılık olarak arsa sahibine, arsa payları da dahil olmak üzere bağımsız bölüm (konut veya işyeri) teslimidir.

Danıştay(1) ise bir kişinin bağımsız bölüm edinme karşılığında arsasını müteahhide vermesi olayını, hukuki açıdan birçok işlemi içeren ve arsanın değerlendirilmesi amacına yönelik, Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerinin uygulanmasını da gerektiren, tamamen kendine özgü (sui generis) bir hukuki muamele olarak nitelendirmektedir(2). Başka bir anlatımla Danıştay’ın uzun zamandan beri istikrar kazanmış görüşü, arsa karşılığı inşaatın bir trampa işlemi olmadığı (Arsa sahibi ile müteahhit arasında faturalaşmayı gerektirmediği) yönündedir.

Oysa gerek borçlar hukuku doktrininde(3) gerekse Yargıtay kararlarında(4) arsa karşılığı inşaat sözleşmelerinin “çift tipli karma sözleşme” niteliğinde olduğu görüşü benimsenmiştir.

Bize göre, arsa payı karşılığı bağımsız bölüm yapımı sözleşmesi, istisna akdine bağlı “inşaatın yapılması” edimi ile satış akdine bağlı “arsa teslimi” edimlerinin karşılıklı yüklenilmesiyle oluşmaktadır. Müteahhidin edimi açısından eser sözleşmesi hükümleri, arsa sahibinin edimi açısından ise satım sözleşmesi hükümleri cari olmaktadır. Diğer deyişle müteahhit tarafından arsa sahibine inşaat yapımı hizmeti verilmekte, bunun karşılığı da arsa sahibi tarafından arsanın bir kısmı verilerek ödenmektedir. Böylelikle arsa sahibi ile müteahhit arasında “çift tipli karma sözleşme” kurulmaktadır(5). Dolayısıyla bizim görüşümüz Yargıtay’ın anlayışına paraleldir.

B- ARSA KARŞILIĞI İNŞAATTA TRAMPANIN (KARŞILIKLI TESLİMLERİN) GERÇEKLEŞTİĞİ TARİH -1- Sirkülerde Karşılıklı Teslimler İçin Öngörülen Fatura Tarihi Sirkülerde, arsa karşılığı inşaat işlerinde KDV doğuran olayın, müteahhidin arsa karşılığı konut, işyeri gibi bağımsız bölümleri arsa sahibine teslimiyle gerçekleşeceği belirtilmiş; bu tarih itibariyle arsa açısından da KDV doğuran olayın vuku bulduğuna işaret edilmiştir. Maliye İdaresi’nin son zamanlarda verdiği Muktezalara(6) yansıyan (bizim görüşümüze de uyan) bu anlayışını Sirkülerle de teyit edilmiş olması isabetlidir.

Sirkülerde, taşınmaz teslimi işleminin kural olarak tapuya tescil ile gerçekleştiği, bu nedenle trampa tarihi olarak müteahhit tarafından inşa edilen bağımsız bölümlerin yani arsanın binaya dönüşmesi olayının tapuya tescilinin (tapuda cins tashihinin) esas alınması gerektiği belirtilmiştir. Bununla birlikte, bağımsız bölümlerin tamamlanıp tapuya tescilinden önce arsa sahibinin tasarrufuna terk edilmesi durumunda da, bu tarih itibariyle vergiyi doğuran olayın gerçekleşeceğine işaret edilmiştir. Aslında Sirkülerde bahsedilmeyen bu işlerdeki diğer önemli bir tarih ise iskan (yapı kullanma izin belgesi) tarihidir. 3194 sayılı İmar Kanunu md 31 “İnşaatın bitme günü, kullanma izninin verildiği tarihtir.” hükmü yer almaktadır.Yasal olarak inşaatın bitmiş sayılması için yapı kullanma izninin alınmış olması gerekir.

Dolayısıyla iskan ruhsatının alınmasıyla tamamlandığı teyit edilen bağımsız bölümler açısından, tapuda cins tashihi gecikmiş olsa dahi, iskan ruhsatının alındığı tarih itibariyle KDV açısından vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu ileri sürülebilir.

Ancak iskan ruhsatının gecikmesi durumunda eğer inşaat fiilen kullanılmaya başlanmışsa (içine yerleşme, kiralama gibi şekillerde) yani arsa sahibinin tasarrufuna terk edilmişse, kullanılmaya başlandığı tarihte inşaatın tamamlanarak teslim edildiği ve KDV doğuran olayın gerçekleştiği kabul edilmektedir.Belirtilen bu tarihlerden önce fatura düzenlenirse KDV’nin fatura tanzim tarihi itibariyle doğacağı tabiidir (KDV Kanunu md.10/2).

2- 60.Sirkülerden Maliye İdaresi’nin Yıllardır Sürdürdüğü, Arsanın İşin Başında ya da İlerleyen Aşamalarında Müteahhide Tapuda Devrini KDV’yi Doğuran Olay Sayan Görüşünden Vazgeçtiği Anlaşılmaktadır -İdare, arsa karşılığı inşaat işine trampa gözüyle baktığına göre teslimlerin de eş zamanlı olduğunu kabul etmesi doğal ve doğrudur. Faturaların eş zamanlı (karşılıklı) olarak ve müteahhidin arsa karşılığı konut, işyeri gibi bağımsız bölümleri arsa sahibine teslim ettiği tarihte kesilmesinin öngörülmesi; uygulamada arsanın işin başında ya da ilerleyen aşamalarında müteahhide devrinde, arsa sahibi tarafından fatura kesilmesi gerektiğini ileri süren sorunlu yaklaşımı çözümlemiş olmaktadır.Gerçekten de, arsanın işin başında ya da ilerleyen aşamalarında müteahhide devri tamamen güvence vermek maksatlı bir işlem olup, vergisel bir anlam ifade etmemektedir. Maliye İdaresi’nin farklı yaklaşımlardan sonra nihayet bu noktaya gelmesi isabetli olmuştur(7).Netice olarak arsa, arsa sahibi tarafından tapuda işin başında ya da ilerleyen aşamalarında müteahhide devredilse dahi, karşılıklı faturaların kesileceği tarih (trampa tarihi) müteahhidin konut, işyeri gibi bağımsız bölümleri arsa sahibine teslim ettiği tarihtir.

Vergiyi doğuran olayın vuku bulduğu bu tarih itibariyle müteahhit bağımsız bölümler için arsa sahibi ise arsa payı için “eş zamanlı” olarak faturalarını düzenleyeceklerdir. Ancak arsa sahibinin, arızi faaliyet olarak arsasını bağımsız bölümler karşılığında müteahhide devri söz konusu ise (yani arsa şahsi mülk ise ve teslimde KDV hesaplanması gerekmiyorsa) arsa devri açısından fatura ve KDV aranmayacaktır.

C- KARŞILIKLI TESLİMLERİN BEDELİ (KESİLECEK FATURALARIN TUTARLARI) Sirkülerde müteahhitten arsa sahibine yapılacak bağımsız bölüm teslimleri için müteahhit tarafından düzenlenecek faturada bağımsız bölümün,”arsa payı dahil emsal bedeli”nin esas alınması gerektiği belirtilmiştir. Arsa sahibinin düzenleyeceği arsa devir faturasında da arsa karşılığı alınan bağımsız birimlerin, yine “arsa payı dahil emsal bedeli” (aynı bedel) olması gerektiği ifade edilmiştir.Maliye İdaresi’nin bu konudaki yaklaşımı bugüne kadar net değildi.KDVGT30 da müteahhidin durumu değerlendirilmiş, arsa sahibi göz ardı edilmişti. Ayrıca daha sonra verilen muktezalarda da farklı farklı yaklaşımlar ortaya konulmuştu. İdarenin bu güne kadar muktezalara yansıyan ve genellikle uygulamada kabul gören görüşlerinden bir tanesi de, müteahhidin kayıtların da oluşan inşaat maliyetinin arsa sahibine devredilecek bağımsız bölümlere tekabül eden kısmının fatura bedeli olarak dikkate alınabileceği yönündeydi(8). 60.Sirkülerde yapılan ve devir bedellerini eşitleyen bu belirleme kendi içerisinde tutarlıdır. Ancak emsal bedelin ne olacağı hususunda yeni tereddütler bir ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır.

Kanaatimizce 60.Sirkülerde fatura bedelini arsa sahibine teslim edilen bağımsız bölümlerin “arsa payı dahil emsal bedeli”ne bağlayan belirleme hatalıdır. Bir kere müteahhit düzenleyeceği faturada arsa payı dahil bağımsız bölümün emsal bedelini esas alamaz. Çünkü bağımsız bölümlerin arsa payı kendisinin değil, zaten arsa sahibinindir. Kendisinin olmayan bir şeyi de teslim edemez. Arsanın tamamına ait tapu devrinin işin başında yapılmış olması güvence amaçlı olup, bu durumu değiştirmez. Sirkülerde öngörülen, arsa sahibini zaten kendisine ait bir malın (arsa payı) KDV’sini yüklenmek durumunda bırakan bu görüş yerinde olmamıştır.

Belli ki, Maliye İdaresi tapu devri yapılmamış olsa bile arsa sahibinin arsasının tamamını müteahhide verdiğini, müteahhidin de, buna karşılık arsa sahibine isabet eden bağımsız bölümleri (arsa payı dahil olarak) arsa sahibine teslim ettiğini varsaymaktadır.

Bu varsayım doğru değildir.Çünkü arsa karşılığı inşaat sözleşmelerine bakıldığında arsa sahibinin, arsanın bir kısmını müteahhide vermesi karşılığında, kendisinde kalan arsa üzerine inşaat hizmeti almak suretiyle bağımsız bölümlerin bir kısmına sahip olduğu görülür.Kanaatimizce burada eski yaygın anlayışın devam ettirilmesi yerinde olurdu. Buna göre, karşılıklı teslimlerin bedeli olarak, müteahhidin bünyesinde biriken maliyetlerden arsa sahibine devredilecek bağımsız bölümlere tekabül eden kısmın, İdare’nin muktezalarına da yansıdığı şekilde trampa bedeli olarak kabul edilmesi, ticari icaplara ve tarafların karşılıklı iradelerine daha uygun bir yaklaşımdır.

Nitekim “emsal bedel” yaklaşımı yeni olmayıp KDVGT 30 da da müteahhit tarafından arsa sahibine yapılan teslimlerde emsal bedel üzerinden KDV uygulanacağı belirtilmiştir. Tebliğ’de bu yaklaşım mevcutken bile Maliye İdaresi uygulamada müteahhidin kayıtlarında oluşan inşaat maliyetinden arsa sahibine tekabül eden kısmı emsal bedel olarak kabul etmiş, bu yaygın uygulama hiç tenkit konusu olmamıştır.

Ancak bu hususta Maliye İdaresi’nin görüş değişikliğine gittiği anlaşılmaktadır.Nitekim bir muktezada(9), arsa karşılığı inşaat ilişkisi kapsamındaki trampa ile ilgili emsal bedelin VUK 267mdsine göre tespit edileceği belirtilmektedir. Bizim anlayışımıza göre müteahhidin edimi inşaat hizmetinden ibaret olduğu (arsa payını kapsamadığı) için, trampa değerinin tespitinde VUK 267.md dikkate alınsa bile, bu tespitin ikinci sıra uyarınca (inşaat maliyetinin arsa sahibine isabet eden kısmı + % 5) şeklinde yapılması gerekir.

Ancak Gelir İdaresi’nin, trampaya konu malların, arsanın tamamı ve arsa payı dahil bağımsız bölüm (inşaat hizmet değil gayrimenkul) olduğu söylemi karşısında ve gayrimenkullere ilişkin emsal bedel tespitinde VUK 267md deki 2. sıranın uygulanamayacağı yönündeki Maliye-Danıştay ortak görüşü de dikkate alındığında trampa faturasındaki bedelin takdir komisyonunca tespit edileceği gibi bir noktaya gelinmektedir ki böyle bir durum mantığa da, mevzuata da aykırı düşer.

60.Sirkülerde, her iki teslimde de işlem bedelinin emsaline göre açıkça düşüklük gösterdiği tespit edilirse, KDV 27/3.md göre (emsal bedel uygulanarak) işlem yapılacağı belirtilmiştir. Dolayısıyla tespit edilen bedelin düşük olduğu ileri sürülürse,aradaki fark cezalı olarak tarhiyata konu edilebilecektir.

D- KARŞILIKLI TESLİMLERDE UYGULANACAK KDV ORANI Sirkülerde, müteahhitten arsa sahibine yapılacak bağımsız bölüm teslimleri için müteahhit tarafından düzenlenecek faturada bağımsız bölümün niteliğine göre emsal bedeli (arsa payı dahil) üzerinden % 1(10) veya % 18(11) oranında KDV hesaplanması gerektiği belirtilmiştir. Bununla birlikte arsa sahibi tarafından teslim edilecek arsa payı için ise (bağımsız bölümlerin arsa payı dahil emsal bedeli üzerinden) genel oranda KDV hesaplanması gerektiği belirtilmiştir.

Yukarıda da vurguladığımız üzere gerçekte müteahhit arsa sahibine bağımsız bölüm teslimi yapmamaktadır.Müteahhit arsa sahibine inşaat yapım hizmeti vermekte, bu hizmetin karşılığında arsanın bir kısmını almaktadır.Bu hizmetse genel oranda KDV’ne tabidir.Dolayısıyla hem müteahhit hem arsa sahibi aynı bedel üzerinden ve aynı oranda (yani %18) KDV hesaplayarak fatura düzenlemeli ve işin doğası gereği bu iki fatura KDV dahil tutarları itibariyle eşit olmalıdır. Faturalaşmada KDV oranı açısından Maliye İdaresi’nin yönlendirmesine uyulacaksa, arsa sahibine verilecek bağımsız bölümlerin net 150 m2’nin altında konut olması halinde ortaya çıkacak KDV oran farklılığı nedeniyle cari hesap bakiyesi oluşacağı hesaba katılarak, arsa karşılığı inşaat sözleşmesinin başlangıçta bu hususun dikkate alınması suretiyle düzenlenmesinde fayda vardır.

E- 3.KİŞİLERE SATILAN BAĞIMSIZ BÖLÜM FATURALARINI KİM DÜZENLEMELİDİR? Arsa sahibi ile müteahhit arasında yapılan sözleşmede bağımsız bölümlerin paylaşımının nasıl yapılacağı belirlenir. Müteahhide kalan dairelerin üçüncü kişilere satışı halinde bunların faturası müteahhit tarafından kesilir. Arsa sahibine kalan bağımsız bölümlerin üçüncü kişilere satışı halinde ise, bu satış ticari faaliyet kapsamında ise fatura arsa sahibi tarafından kesilir.Uygulanan modellerden birisi de, müteahhide ve arsa sahibine kalacak bağımsız bölümlerin belirlenmeyip, bağımsız bölümlerin her birinde arsa sahibinin ve müteahhidin hissedar olacağı şeklinde sözleşme yapılmasıdır.

Örneğin arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi %50 / %50 paylaşım oranlarına göre yapılmışsa ve böylelikle tüm bağımsız bölümlere yarı yarıya malik olunmuşsa bu bağımsız bölümlerin alıcılara satışı halinde her bir bağımsız bölümün ½ hissesini müteahhit, ½ hissesini de arsa sahibi fatura edecektir.Sirkülerde hasılat paylaşımlı sözleşmede faturanın müteahhit tarafından düzenleneceği açıklanmıştır. Bu görüş uygulama ile paralellik teşkil etmektedir.

F- ARSA KARŞILIĞI İNŞAAT İŞLERİNDE ARSA SAHİBİNİN ARSA TESLİMİNDE KDV KANUNU’NUN 17/4-r HÜKMÜ UYGULANABİLİR Mİ? KDVK’nın 17/4-r bendi hükmü uyarınca, bir kurumun en az 2 yıl (730 gün) süreyle aktifinde tuttuğu arsayı satışı KDV’den müstesnadır. Bu istisnanın uygulanmasında önemli bir şart da bu kurumun gayrimenkul ticaretiyle (alım, satımı ve inşasıyla) iştigal eden bir kurum olmaması ya da böyle bir kurum olsa dahi bu gayrimenkulün bu amaçla aktifte bulundurulmamasıdır.

Maliye İdaresi arsa sahibinin müteahhide arsa devrettiğini (sattığını) kabul ettiğine göre, arsa sahibi gayrimenkul ticareti ile iştigal eden bir kurum değilse ya da bu gayrimenkul arsa sahibi kurum açısından “emtia” niteliği arz etmiyorsa, kanaatimizce en az 2 yıl aktifte kalmış arsanın müteahhide devrinde bu istisnanın uygulanması gerekir.

Diğer deyişle arsa karşılığı inşaat kapsamında arsa payı devri yapıldığı esnada KDV istisnasının şartları varsa, bu arsa devrinin KDV istisnasından mahrum edilmemesi gerekir.

Arsa karşılığında alınan bağımsız bölümler ticari emtia niteliği taşıyorsa ancak bu bağımsız bölümler için KDV istisnası engeli olduğu söylenebilir.Nitekim, Sirkülerin hasılat paylaşımlı işleri irdeleyen kısmında “Arsa tesliminin, KDV’den istisna edilmiş olması halinde bu teslimde KDV hesaplanmayacaktır.” denilmek suretiyle bu işlerde istisna uygulanabileceği zımnen kabul edilmiş olmaktadır. Belirttiğimiz gerekçelerle bu kabulün Maliye İdaresi’ne göre aynı esaslara tabi olan arsa karşılığı inşaat işleri açısından da geçerli olması gerektiğini düşünüyoruz. İstisnanın sadece satış şeklindeki devirlerde uygulanacağı, trampada uygulanamayacağı da söylenemez. Çünkü trampada da satış akdinin tüm unsurları vardır, yani özel bir satış akdidir.

III- 60 NO.LU KDV SİRKÜLERİNDE HASILAT PAYI KARŞILIĞI ARSA SATIŞI HAKKINDA YAPILAN AÇIKLAMALAR

A- SÖZLEŞMENİN HUKUKİ NİTELİĞİ-60.Sirkülerde uygulamada “hasılat paylaşımı”, “gelir paylaşımı” vb. şekillerde düzenlenen sözleşmeler uyarınca yapılan işlerde, inşa edilen bağımsız bölümler yerine bunların hasılatının paylaşıldığı bu nedenle, bu tür sözleşmeler gereğince yapılan işlerin de “arsa karşılığı inşaat” olarak değerlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Maliye İdaresi’nin yıllardır muktezalarda yinelediği bu anlayış bu defa 60 no.lu Sirkülerde tekrarlanmıştır.Burada bu görüşe katılmadığımızı belirterek detaylı nedenleri için Lebib Yalkın Dergisi’nin Mart 2011 sayısında yayınlanan “Hasılat Paylaşımı Sözleşmesi Kapsamında Arsa Satılması” başlıklı yazımızı(12) işaret etmekle yetiniyoruz.

B- ALICILARA KESİLECEK FATURALAR -60 no.lu Sirkülerde, bağımsız bölümlerin üçüncü kişilere satışının ancak müteahhit tarafından yapılabileceği belirtilmiştir. Sirkülerde yapılan açıklamalardan hasılat payı karşılığı arsa satışında işlemlerin şu şekilde yürütülmesi gerektiği anlaşılmaktadır:

- Müteahhit,3.kişilere bağımsız bölüm satışı yapacak,bağımsız bölümler tamamlanıp, tapuda tescil edildiği tarihte (fiili kullanım daha önce ise fiili kullanım tarihinde) bağımsız bölüm satış faturasını kesecektir.

- Faturada toplam satış bedeli gösterilecek ve bağımsız bölümün niteliğine göre %1 veya %18 KDV hesaplanacaktır.

- Arsa sahibi KDV mükellefi ise, bağımsız bölümlerin teslim tarihi itibariyle hasılattan kendisine düşen pay için müteahhide arsa satış faturası düzenleyecek ve % 18 oranında KDV hesaplayacaktır(13).

Oysa bize göre hasılat payı karşılığı arsa satışında işlemlerin şu şekilde yürütülebilmesi de mümkün olmalıdır:

- Arsa sahibi tapuda arsayı müteahhide devretmez.

- Üçüncü kişilere bağımsız bölüm satışını müteahhit yapar, faturayı teslim tarihinde müteahhit keser, fakat her bir bağımsız bölümün tapuda devrini arsa sahibi gerçekleştirir (Böylelikle mükerrer tapu harcı önlenir.).

- Arsa sahibi KDV mükellefi ise, yine bağımsız bölümlerin teslim tarihi itibariyle hasılattan kendisine düşen pay için müteahhide müteahhidin bağımsız bölüm teslimlerine (faturalanmasına) paralel olarak parça parça arsa satış faturasını düzenler.

- Şayet inşaatın tamamlandığı tarihte müteahhidin satamadığı bağımsız bölümler var ise, bu bağımsız bölümlere ait arsa payları yukarıdaki 2.2.1. no.lu bölümde açıkladığımız tarih itibariyle emsal bedel üzerinden faturaya bağlanır. Bu daireler satıldığında satışa konu bağımsız bölüm hasılatından arsa sahibine düşen pay ile bu bağımsız bölüme ait olarak daha önce fatura edilen tutar arasındaki fark üzerinden fiyat farkı faturası kesilir.

Ancak bu alternatifin mümkün olup olmadığı 60.Sirkülerdeki düzenlemeden anlaşılamamaktadır.

C- HASILAT PAYI KARŞILIĞI ARSA SATIŞINDA KDV KANUNU’NUN 17/4-r HÜKMÜ UYGULANABİLİR Mİ? Yukarıda belirttiğimiz KDVK’nın 17/4-r maddesinde yer alan gayrimenkul satışlarındaki KDV istisnasının hasılat payı karşılığı arsa satışında da uygulanması gerekir. Bu görüşümüzün dayanakları 3.1. bölümünde belirttiğimiz makalemizde açıklanmıştır.Nitekim, 60. Sirkülerin hasılat paylaşımlı işleri irdeleyen kısmında “Arsa tesliminin, KDV’den istisna edilmiş olması halinde bu teslimde KDV hesaplanmayacaktır.” denilmek suretiyle bu işlerde istisna uygulanabileceği zımnen kabul edilmiş,görüşümüze uygun anlayış benimsenmiştir.

IV- SONUÇ-Arsa payı karşılığı inşaat işleri ve hasılat payı karşılığı arsa satışı inşaat sektöründe oldukça yaygın kullanılan modellerdir. Bununla birlikte bu denli yaygın ve yüksek meblağlı işlemlerin vergilendirilmesinde İdare, yargı ve uygulamacılar arasında uzun yıllardır devam eden farklı yaklaşımlar vardır.

Özellikle Yargının ve Maliye İdaresi’nin farklı görüşleri mükellefleri ikilemde bırakmaktadır. Maliye İdaresi pek çok konuda farklı farklı görüşler vererek kendisiyle de çelişmektedir.

Maliye İdaresi, 60 Seri No.lu KDV Sirküleri ile bu uyuşmazlık ve çelişkileri tam olarak çözememiş ve hatta yeni uyuşmazlıklara aday belirlemeler yapmıştır. Sirkülerin katıldığımız ve katılmadığımız yönleri bu yazımızda detaylı olarak açıklanmıştır.

Gelir İdaresi’nin bu konuya daha kapsamlı bir şekilde eğilerek, konuyu gerek kurumlar vergisi gerek KDV ve gerekse diğer vergiler açısından irdeleyen, sözleşmelerin hukuki yapısına, ekonomik gerçeklere ve yasa hükümlerine uygun düzenlemeler yapmasına, hatta ihtilafların peşinen önlemek için yasa değişikliği yapılmasına ihtiyaç vardır.Mehmet MAÇ-Şenol TURUT-Yaklaşım

17 Ekim 2011 Pazartesi

yabancı sermayeli şirket kuruluşu.....

http://www.facebook.com/#!/notes/muhasebe-b%C3%BCrosu/yabanc%C4%B1-sermayeli-%C5%9Firket-kurulumu-izne-tabi-midir-naif-adar/174809885937461

Seçilmiş Gelir İdaresi Özelgeleri-Recep Bıyık 15/10/2011


İndirimli kurumlar vergisi (Yatırım teşvik) Yatırımın kısmen işletilmesinden elde edilen kazancın ayrı tespitinin söz konusu olmadığı durumda, devletçe karşılanacak tutarın tespitinde; amortisman uygulaması ile ilişkilendirilmeksizin, yapılan tevsi yatırıma ait tutarların, dönem sonunda kurumun aktifine kayıtlı bulunan amortisman düşülmemiş toplam sabit kıymet tutarına (devam eden yatırım tutarlarıda dahil) oranlanması suretiyle indirimli oran uygulanacak kazancın belirlenmesi gerekmektedir. Sabit kıymet den VUK md 313 uyarınca amortisman mevzuunu oluşturan iktisadi kıymetlerin anlaşılması gerekir. (29.04.2011 tarihli özelge)

İndirimli kurumlar vergisi Yatırım teşvik belgeli yatırım nedeniyle elde edilen kazancın işletme bütünlüğü çerçevesinde ayrı hesaplarda takip ve tespit edilerek indirimli oran uygulanacak kazanç tutarının tespit edilmesi ve yatırımın kısmen/tamamen faaliyete geçtiği geçici vergi döneminden itibaren indirimli kv uygulamasından yararlanılabilmesi mümkün bulunmaktadır.(9.5.2011 tarihli özelge)

Serbest bölge kazancının dağıtımında vergileme TTK hükümlerine göre kurulan,kanuni/iş merkezleri sb de olan şirketlerin tam mükellef kurum olarak değerlendirilmesi gerekir.SBK md3,1.fk a bendinde yer alan istisna hükmünün, kâr dağıtımına bağlı yapılacak vergi kesintisine etkisi bulunmamaktadır.SB de faal mükelleflerin kâr dağıtması halinde, dağıtılan kâr payları üzerinden kârı elde edenin hukuki statüsüne göre,KVK md 15 ve 30 ve GVK 94.md 1.fk 6.bendi gereğince tevkifat yapılması gerekir. Ancak,ortak olunan tam mükellef aş den elde edilen kâr payları,KVK 5.md 1fk abendi 1.altbendi göre iştirak kazancı istisnası kapsamında olduğundan kv istisna tutulması gerekmektedir.Öte yandan, sb de ortağı olunan tam mükellef aş den elde edilen kâr payından KVK md 15 ve GVK 94.md de tam mükellef kurumlara dağıtılan kâr payları üzerinden vergi tevkifatı yapılacağına ilişkin herhangi bir hüküm bulunmadığından, tevkifat yapılmaması gerekmektedir.(29.04.2011 tarihli özelge)

Sponsorluk Giderleri Belediyece düzenlenen festivale dans topluluğu getirilmesi için başka şirkete ödenen tutarlar,KVK 10.md 1.fk c ve d bentleri kapsamında değerlendirilerek kurum kazancından indirilemez. (28.04.2011 tarihli özelge)

Devrolan şirkete ait yatırım indiriminden yararlanan kazancın dağıtımı Devir nedeniyle tasfiyesiz infisah eden şirketin yatırım indirimi uygulanması nedeniyle Mayıs 2009 döneminde GVK geç61.md %19,8 oranında gv kesintisine tabi tutulan birleşilen şirkete devredilen 2008 mali kârının,birleşilen şirket hesaplarında da takip edilebilmesi imkânı bulunduğundan,bu şirket tarafından dağıtımı yapılacak söz konusu kârın geç. 62. md uyarınca stopaja tabi tutulmaması gerekmektedir. (28.04.2011 tarihli özelge)

Çalınan paraların gider yazılması KVK 11.md 1.fk 9 bendi yer alan hüküm gereğince, kurumun kendisinin, ortaklarının, yöneticilerinin ve çalışanlarının suçlarından doğan maddi/manevi zarar tazminat giderlerinin kurum kazancının tespitinde indirilmesi mümkün değildir.Bu hükme göre, çalınan/kaybolan paraların gider yazılması mümkün olmadığı gibi ifa edilen para taşımacılığı hizmetinde kaybolan/çalınan tutarların karşı tarafa tazmin edilmesi nedeniyle ödenecek tazminat tutarlarının kurum kazancınızın tespitinde gider olarak kabul edilmez.(25.03.2011 tarihli özelge)

Nev’i değişikliği halinde alınan hisse senetlerinin iktisap tarihi KVK açısından şirketlerde nev’i değişikliği devir hükmünde olduğundan, nev’i değişikliğinin KVK 19-20md kapsamında yapılması halinde,ltd ortaklarına verilecek aş hisse senetlerinin ilk iktisap tarihi olarak, ortaklarınızın nevi değiştiren ltd sermayesine iştirak ettikleri tarihin dikkate alınması gerekmektedir. (01.02.2011 tarihli özelge)

Şirket kuruluşu öncesinde ortak tarafından ödenen kiranın gider yazılması 1.11.2009-1.11.2010 tarihleri arasında şirket ortağı tarafından kiralanan işyeri nedeniyle, şirketin kurulup kira sözleşmesine taraf olduğu tarihten sonraki döneme isabet eden(8.2.2010-1.10.2010 tarihleri arasında)kira ödemelerinin kurum kazancının tespitinde gider olarak indirilebilmesi mümkün bulunmaktadır.Ancak,kira sözleşmesinin şirketçe devralınmasından önceki dönemlere isabet eden kira ödemelerinin gider olarak indirilebilmesi mümkün değildir.(03.05.2011 tarihli özelge)

Sermaye azaltımında vergileme Şirket sermayesinin bir kısmının işletmeden çekilmesi,sermayeye eklenmiş pasif kalemlere ait enflasyon fark hesaplarının çekilmesi olarak değerlendirilmekte olup, çekilen tutarın vergiye tabi tutulması gerekmektedir. (03.05.2011 tarihli özelge)

İhracatta kazancın elde edilme zamanı Yurt dışındaki alıcının, satış akdine konu olan malı satıcının Türkiye’deki fabrikasında, deposunda veya herhangi bir işyerinde kendisinin veya adına hareket edenin teslim alacağını satış akdinde belirlenmiş olması halinde, satıcının belirtilen işyerinde malı teslim etmesiyle satış akdi tamamlanmış,gelir tahakkuk etmiş olur.Bu gelirin bu tarihin içinde bulunduğu takvim yılının kurum kazancı olarak değerlendirilmesi gerekir.Diğer taraftan, ihracatta malın satıcının Türkiye’deki işyerinde teslim alınması hariç olmak üzere, gerçekleştirilen ihracat faaliyetlerine ilişkin elde edilen gelirin fiili ihraç tarihi itibarıyla tahakkuk ettiğinin kabul edilmesi ve bu tarihin içinde bulunduğu takvim yılının kurum kazancı olarak değerlendirilmesi gerekir. (22.09.2010 tarihli özelge)

(Dünya, 14.10.2011)